8 Mart 2010 Pazartesi

Allah (cc) Rızası İçin

Şevk ve Heyecan

İnananların Allah (cc)'a karşı güçlü ve kararlı bir teslimiyet gösterebilmeleri ve her ne zorlukla karşılaşırlarsa karşılaşsınlar, yılgınlığa kapılmadan "Rabbimiz bize yeter" (Al-i İmran Suresi, 173) diyebilecek kadar yüksek bir ruha sahip olabilmelerini sağlayan çok önemli bir özellikleri vardır: Allah (cc)'ın rızasını kazanma şevki... İmanın müminlere kazandırdığı bu şevk, kişinin hayatını her an en güzel, en huzurlu şekilde yaşamasını sağlar. Allah (cc)'a olan derin bağlılıktan kaynaklanan bu heyecan ve Allah (cc)'ın rızasını kazanma isteği, inananlara büyük bir manevi kuvvet, dayanıklılık ve direnç verir. Müminler, bu vesilesiyle her zorluğu en güzel şekilde göğüsleyebilir ve şartlar ne olursa olsun Allah (cc)'ın hoşnutluğunu kazanma azminden taviz vermezler. Allah (cc), bir ayetinde şu şekilde buyurur: "Mümin olanlar, ancak o kimselerdir ki, onlar, Allah'a ve Resulü'ne iman ettiler, sonra hiçbir kuşkuya kapılmadan Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla çaba gösterdiler. İşte onlar, sadık (doğru) olanların ta kendileridir." (Hucurat Suresi, 15) Allah (cc), Kuran'da müminleri, "iman edip sonra da hiçbir kuşkuya kapılmadan Allah'ın rızasını kazanmak için çaba harcayanlar" olarak tanıtmıştır. Müminlerin bu özelliği, kalplerinde yaşadıkları imani şevki çok açık şekilde açıklamaktadır. Müminler, bu üstün şevki, yaşamları boyunca, hiçbir şüphe duymadan sürekli olarak devam ettirirler. Bu şevkin en önemli kaynağı, Allah (cc)'a olan sevgileri, Allah (cc) korkusunu sürekli olarak yaşamaları, Allah (cc)'ın rahmetini ve cennetini sürekli olarak umut etmeleridir. Korku ve umudu kesintisiz olarak kalplerinde yaşadıkları için, hiçbir zaman gösterdikleri çabayı yeterli görmez, kendilerini hata ve eksikliklerden uzak görmezler. Allah (cc)'a kavuşmak için gösterdikleri şevk, işte bu yüzden sürekli artar ve Allah (cc)'ın azabından daha derinlemesine sakınmalarını sağlar. Allah (cc)'ın müminlere cennet vaadi, sürekli olarak akıllarındadır: "Müminlere müjde ver; gerçekten onlar için Allah'tan büyük bir fazl vardır." (Ahzap Suresi, 47) Allah (cc) rızası için olan şevk, insana dünyada ve ahirette mutluluğu, huzuru ve nimetlerin en güzelini kazandıracak vesilelerden biridir. Allah (cc)'ı hoşnut etmek için çaba harcayanlar, ahirette en güzel karşılığı alacaklarının umudu ve sevinci ile hareket ederler. Bu heyecan, onlara dünyada kesintisi olmayan bir güç ve rahatlık verir. Allah (cc)'a duydukları güven ile daha da şevkleri artan müminler, her güzelliği nimet olarak karşılayan, her zorluğu kolayca aşan, Allah (cc)'tan başka hiçbir güçten korkmayan en güvenilir insanlardır.

İhlası Zedeleyen Tavırlardan Kaçınmak

Enaniyeti Terk Etmek
Enaniyet, insanın Allah'ın karşısındaki aczini unutarak kibirlenmesi, diğer insanları kendinden aşağı görmesi ve büyüklük hissine kapılmasıdır. Oysa insan çok aciz bir varlıktır. Var olmak ve varlığını devam ettirebilmek için Allah'ın gücüne muhtaçtır. İnsanı yoktan var eden, ona ruh veren, barındıran, yediren, içiren, nefes aldıran ve saymakla bitiremeyeceğimiz kadar çok nimet bahşeden güç, alemlerin Rabbi olan Allah'tır. Bu apaçık gerçeğe rağmen insanın kendisini Allah'tan bağımsız bir varlık olarak görüp, sahip olduğu özelliklerin ya da yeteneklerin kendinden kaynaklandığını sanması elbette ki çok büyük bir yanılgıdır.
Gerçekte insanın enaniyet yapabileceği, kibirlenebileceği bir durumu yoktur. Allah'ın dilediği anda insana lütfederek verdiği tüm özellikleri geri almaya kadir olması, bunun en açık kanıtıdır. Güzelliğinden, bilgi ya da becerisinden, zenginliğinden ya da toplum içerisinde elde etmiş olduğu konumundan dolayı büyüklük hissine kapılan insanların, bu özelliklerini herhangi bir sebeple yitirdiklerinde ne hale geldiklerine zaman zaman hepimiz şahit olmuşuzdur. Eğer tüm bunlar kişilerin kendilerinden kaynaklanan mutlak özellikler olmuş olsaydı, bunları yitirmeleri de hiçbir zaman için söz konusu olmazdı. Nitekim Allah insanların bu gerçeği anlayabilmeleri için dünya hayatında pek çok zorluk ve sıkıntı yaratmakta, yaşlılık, hastalık gibi pek çok acizliklerle de insanı denemektedir.
Sahip olduklarını kendisine verenin Allah olduğunu, O'nun yardımı ve desteği olmaksızın hiçbir şeye güç yetiremeyeceğini anlayan bir kimse ise, Allah'ın yaratışındaki bu hikmeti görebilmekte ve aczini anlayarak tevazulu bir ahlaka sahip olmaktadır. Bediüzzaman enaniyeti bırakmanın, ihlası kazanmada en önemli adım olduğunu da bir sözünde şu şekilde ifade eder:
"Ve hakkı, bâtılın saldırısından kurtarmak için... nefsini ve enaniyetini ve yanlış düşündüğü izzetini ve ehemniyetsiz rekabetkârane hissiyatını terk etmekle ihlası kazanır, vazifesini hakkıyla îfa eder." (Risale-i Nur Külliyatı, 20. Lema. s.154 )
Bu ahlakın yaşanması ihlasın kazanılabilmesi için gereklidir. Çünkü enaniyet kişinin Allah'ın razı olacağı tavırdan değil de, kendi nefsinden yana tavır göstermesine neden olur. Enaniyet insanın herkesten çok kendini sevmesi, herkesten çok kendi benliğinin sözünü dinleyip, herkesten çok kendi menfaatlerini korumasıdır. Öyle ki bu durum çoğu zaman kişi için Allah'ın rızasının, Kuran ayetlerinin ya da müminlerden gelecek olan hatırlatmaların üstünde olabilir. Çünkü büyüklenme hissine kapılan bir insan, vicdanını dışarıdan gelecek hatırlatmalara karşı da kapatmış olur. Vicdanının sesine kulak asmadığı için olaylar karşısında ihlaslı davranabilmesi de söz konusu olmaz.
Kuran'da Allah enaniyetin bu etkisine "Ona: "Allah'tan kork" denildiğinde, büyüklük gururu onu günaha sürükler, kuşatır. Böylesine cehennem yeter; ne kötü bir yataktır o." (Bakara Suresi, 206) ayetiyle dikkat çekmiştir. Mümine asıl yakışan ise, "İnsanlardan öylesi vardır ki, Allah'ın rızasını ara(yıp kazan)mak amacıyla nefsini satın alır. Allah, kullarına karşı şefkatli olandır." (Bakara Suresi, 207) ayetiyle bildirildiği gibi böyle bir durum karşısında nefsini ve enaniyetini bir kenara koyup Allah'ın rızasından yana tavır koymasıdır. Allah kendilerine gönderilen elçilere karşı büyüklenen kavimlerin uğradıkları sonu ise Kasas Suresi'nde şu şekilde bildirir:
Dedi ki: "Bu, bende olan bir bilgi dolayısıyla bana verilmiştir." Bilmez mi, ki gerçekten Allah, kendisinden önceki nesillerden kuvvet bakımından kendisinden daha güçlü ve insan-sayısı bakımından daha çok olan kimseleri yıkıma uğratmıştır. Suçlu-günahkarlardan kendi günahları sorulmaz. (Kasas Suresi, 78)
Enaniyetin Neler Kaybettirdiğini Fark Etmek
Enaniyetin ihlasa verdiği zararları hayatın her aşamasında görebilmek mümkündür. Diğer insanlardan daha büyük olduğu iddiasına kapılan bir insan, bu kimselerden gelecek her türlü eleştiri, uyarı ya da tavsiyeye kapalıdır. Karşı taraf kendisinin düşünemediği önemli bir konuyu hatırlatsa bile, üstünlük iddiası ağır basar ve kişi doğru olana teslim olmak yerine yanlış da olsa kendi dediğini savunur. Dolayısıyla da ihlastan uzaklaşmış, adeta nefsinin emrine girmiş olur. Oysaki böyle bir durum karşısında ihlasa uygun olan, kişinin haklı olduğu bir konuda bile karşı tarafın sözüne uyabilmesi, üstünlük sağlama arzusuna kapılmadan teslimiyet gösterebilmesidir. Bunun için gerekli olan ise öncelikle kişinin enaniyete sebep veren benlik duygusunu bir kenara bırakması, nefsini müdafaa etmekten vazgeçmesidir. Ancak o zaman Kuran ruhuna uygun bir tavır gösterebilecek ve ancak o zaman ihlasla hareket edebilecektir. Nitekim Bediüzzaman Said Nursi bir sözünde enaniyetin neden olduğu bu üstünlük sağlama ve haklı çıkma hırsına yönelik en etkili çözümün 'nefse taraftar olmadan müminlerin aklına teslim olmak' olduğunu hatırlatmıştır:
Bu illetin yegane çaresi: Nefsini suçlu duruma düşürmek değil ve nefsine değil daima karşısındaki meslekdaşına tarafdar olmak. Fenn-i adab ve ilm-i münazaranın alimleri (terbiye, bilgi eğitimi ve karşılıklı konuşma ilminin alimleri) arasındaki doğruluktan, haktan ayrılmama ve bununla birlikte merhamet, adalet dairesinde hareket kaidesi olan şu: "Eğer bir mes'elenin tartışılmasında kendi sözünün haklı çıktığına tarafdar olup ve kendi haklı çıktığına sevinse ve hasmının haksız ve yanlış olduğuna memnun olsa, insafsızdır." Hem zarar eder. Çünkü haklı çıktığı vakit o tartışmada bilmediği bir şeyi öğrenmiyor, belki gurur ihtimaliyle zarar edebilir. Eğer hak hasmının elinde çıksa; zararsız, bilmediği bir mes'eleyi öğrenip, kazanç sağlamış olur, nefsin gururundan kurtulur. Demek insaflı hakperest, hakkın hatırı için nefsin hatırını kırıyor. Hasmının elinde hakkı görse, yine rıza ile kabul edip, tarafdar çıkar, memnun olur. (Risale-i Nur Külliyatı, Lemalar, s.151)
İnsanın elde ettiği başarıları kendinden bilmesi de enaniyetten kaynaklanmaktadır ve ihlası zedeleyen bir tavırdır. Oysa insanlara aklı da yeteneği de veren ancak Allah'tır. "Dediler ki: "Sen Yücesin, bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yok. Gerçekten Sen, herşeyi bilen, hüküm ve hikmet sahibi olansın." (Bakara Suresi, 32)" ayetiyle hatırlatıldığı gibi insanın Allah'ın kendisine öğrettiğinin dışında hiçbir bilgisi yoktur. İnsan Allah'ın yoktan var ettiği, aciz bir varlıktır. İnsanın güç getirebildiği herşey Allah'ın kendisine ihsanda bulunmasıyla ve kuvvet vermesiyle gerçekleşmektedir. Allah'ın sınırsız aklı, sonsuz gücü ve bilgisinin yanında, aciz bir varlık olan insanın elde ettiği başarıları kendinden bilmesi büyük bir gaflet olur. Ancak ne var ki, bir kez büyüklenme iddiasına kapılan bir insan tüm bu gerçekleri bir anda unutmakta, yaptıklarından kendisine pay çıkarabilmektedir. Elde ettiği başarılarla enaniyete kapılıp ihlastan uzaklaşabilmektedir. Samimi bir mümine yakışan ise dünyanın en üstün yeteneklerine sahip, en akıllı, en mükemmel insanı da olsa asla bunları kendinden bilmemesi ve enaniyete kapılmamasıdır. Eğer sahip olduğu tüm bu nimetlere rağmen aczinin farkında olarak hareket ederse, Allah ona daha da güzel nimetler ihsan edecek ve bu ihlaslı tavrından dolayı onu rahmetine, rızasına ve cennetine kavuşturacaktır. Oysa insanların büyük bir bölümü dünya hayatının bir deneme olduğunu unutup, kendilerine bir sıkıntı isabet ettiğinde Allah'a yönelir, sonra bir nimete kavuştuklarında ise nankörlük ederler. Nimetleri kendi kabiliyetleri sayesinde elde ettiklerini, bunun kendi başarıları olduğunu düşünerek çok büyük bir yanılgıya düşerler. Allah Zümer Suresi'nde şu şekilde buyurmaktadır:
İnsana bir zarar dokunduğu zaman, Bize dua eder; sonra tarafımızdan ona bir nimet ihsan ettiğimizde, der ki: "Bu, bana ancak bir bilgi(m) dolayısıyla verildi." Hayır; bu bir fitne (kendisini bir deneme)dir. Ancak çoğu bilmiyorlar. (Zümer Suresi, 49)
Yine enaniyetin etkisiyle insanların sıkça içerisine düşebildikleri bir başka hata da, 'ön plana çıkma hırsı'dır. Nefis insanı hayırlı işlerde ve salih amellerde dahi rahmani olmayan bir hırsa sevk edebilmekte ve makul gibi görünen mazeretlerle insanların ihlaslarını kırmaya çalışmaktadır. Said Nursi'nin "Hem ihlas ve hakperestlik ise, Müslümanların nereden ve kimden olursa olsun istifadelerine tarafdar olmaktır. Yoksa, "Benden ders alıp sevab kazandırsınlar" düşüncesi, nefsin ve enaniyetin bir hilesidir." (Risale-i Nur Külliyatı, 20. Lema, s.158 ) Örneği ile dikkat çektiği gibi kimi insanlar karşılaştıkları bazı işlerde, o işin en güzel şekilde yapılmasından ya da sonuç bakımından fayda vermesinden çok "bu işi yapan kişi ben olayım" mantığıyla hareket ederler. Ön plana çıkma arzusunun ve enaniyetin hakim olduğu bu davranış ihlası tamamen zedeler.
Bediüzzaman'ın "Bu sevabı ben kazanayım, bu insanlara ben doğru yolu göstereyim, benim sözümü dinlesinler." diye, karşısındaki hakikî kardeşi ve cidden muhabbet ve gücüne ve kardeşliğine ve yardımına muhtaç bir zâta karşı rekabetkârane vaziyet alır. "Talebelerim ne için onun yanına gidiyorlar? Ne için onun kadar talebem bulunmuyor?" diye, enaniyeti oradan fırsat bulup, kötü bir huy olan makam mevki sevgisine meylettirir, ihlası kaçırır, riya kapısını açar." (Risale-i Nur Külliyatı, 20. Lema, s.152) sözleriyle ifade ettiği gibi aksi bir tavırda insan mümin kardeşine karşı bir rekabet içerisine girmiş olur. Güzel bir sorumluluğa bir başkasının talip olmasını ve bunu başarıyla sonuçlandırmasını istememek, bir anlamda da onun ecir kazanmasını, ahireti için fayda getirecek güzel bir sorumluluk yüklenmesini istememek demektir. Oysaki Kuran'a ve ihlasa en uygun olan tavır, diğer inananların ahiretlerine de vesile olmak, kendisi gibi onların da Allah'ın razı olacağı işlerde bulunmalarını teşvik etmek olmalıdır.
Müslüman kendisi ne kadar salih amelde bulunmak istiyorsa, onların da aynı şekilde ecir kazanmalarını ve ahiretleri adına güzel işler yapabilmelerini istemelidir. "Bu işi yapabilecek en ehil kişi benim", "bu işi ne kadar iyi yapabileceğimi görsünler de ne kadar üstün meziyetlere sahip olduğumu daha iyi anlasınlar" ya da "bu işi ben üstleneyim ki müminlerin gözünde iyi bir prestij ve makam elde edeyim" gibi düşüncelerle hayırlı bir işi bir hırs konusu haline getirmek ihlasa uygun olmaz. Bunun yerine bu işte bir başka mümine öncelik tanıyıp, onun ne kadar üstün özelliklere sahip olduğunu ön plana çıkararak güzel ahlak göstermiş ve ihlaslı bir harekette bulunmuş olur. Bediüzzaman Said Nursi enaniyet ve ön plana çıkma hırsına çözüm olacak şöyle bir tavsiyede bulunmuştur:
"Bu mühim illetin merhemi ve ilâcı: "Allah sevgisi" sırrıyla, hak yoluna gidenlere refakatla iftihar etmek ve arkalarından gitmek ve imamlık şerefini onlara bırakmak ve o Hak yolunda kim olursa olsun kendinden daha iyi olduğunun ihtimaliyle enaniyetinden vazgeçip ihlası kazanmak ve ihlas ile bir gram amelin, ihlassız kilolarca amele tercih olunduğunu bilmekle ve dolayısıyla mesuliyetlerini bilerek ve zararlı olan liderlik hırsından vazgeçmekle o illetten kurtulur ve ihlası kazanır, ahirete yönelik vazifesini hakkıyla yapabilir." (Risale-i Nur Külliyatı, 20. Lema, s.153 )
Said Nursi bu sözleriyle ihlasın önemine bir kez daha dikkat çekmekte ve ahiret yurdunu hedefleyen insanların enaniyet, liderlik hırsı ve rekabet duygusu gibi bencil duygularından sıyrılmaları gerektiğini hatırlatmaktadır. Bunun için söz konusu olan din adına yapılacak bir hizmet dahi olsa, ihlasından dolayı bunda bir başka mümine öncelik tanıyabilmesinin, onu ön plana çıkarabilmesinin ve onun başarılarıyla iftihar edebilmesinin önemine dikkat çekmiştir. Başkalarının kendisinden daha üstün olabileceğine inanıp, onlara teslim olabilmesinin ihlasa daha uygun olacağını hatırlatmıştır.

Öğüt ve Hatırlatma Müminlere Fayda Verir

Kuran’ın "... Size orda (dünyada), öğüt alabilecek olanın öğüt alabileceği kadar ömür vermedik mi? Size uyaran da gelmişti..." (Fatır Suresi, 37) ayetiyle Allah (cc)'ın, dünya hayatında tüm insanlara öğüt alabilecekleri kadar bir süre verdiği haber verilmiştir. Rabbimiz bu süre içerisinde öğüt alabilmeleri için insanlara türlü yollardan çeşitli hatırlatmalar yapar. Bu öğüt ve hatırlatmaların her biri Rabbimiz'in, kullarına bir rahmet olarak yarattığı hikmet dolu olaylardır. Müminin sorumluluğu ise, Rabbimiz'in yarattığı bu hikmetli hatırlatmalardan ibret alıp, bunları Rabbimiz'e yakınlaşabilmek için bir yol olarak değerlendirebilmektir. Zira iman sahibi her insan, Rabbimiz'den kendisine ulaşan hatırlatmalar karşısında aklını, vicdanını ve iradesini en iyi şekilde kullanmakla yükümlüdür. Mümin, yaşadığı her olaydan öğüt almakla sorumlu olduğu gibi, ‘iyiliği emredip kötülükten men ederek’ başkalarına öğüt vermekle de yükümlü tutulmuştur. Tarih boyunca gönderilmiş olan tüm peygamberler ve elçiler hayatlarının sonuna kadar yaşadıkları toplumlardaki tüm insanları Allah (cc)’ın beğeneceği ahlakı yaşamaya davet etmişlerdir. Rabbimiz elçilerine, Firavun gibi inkar içerisinde olan bir kimseye dahi, ‘güzel ve yumuşak söz söylenerek öğüt verilmesini” bildirmiştir. Hz. Musa, Rabbimiz'in bu emri gereği Hz. Harun ile birlikte Firavun’a giderek onu hak dini yaşamaya çağırmıştır. Kuran’da Hz. Musa’nın bu daveti şöyle bildirilmektedir: "İkiniz Firavun'a gidin, çünkü o, azmış bulunuyor. Ona yumuşak söz söyleyin, umulur ki öğüt alıp-düşünür veya içi titrer-korkar." (Taha Suresi, 43-44)
Ancak Kuran'da, Firavun gibi Allah (cc)'tan korkup sakınmayan ve inkar içerisinde olan kimselerin kendilerine iletilen hikmetli sözlerden hiçbir şekilde öğüt alıp düşünmedikleri haber verilmiştir. Hz. Hud’un kaviminin, kendilerine haktan yana yapılan çağrılara verdikleri karşılık, inkar edenlerin bu tavırlarının örneklerindendir: Dediler ki: "Bizim için fark etmez; öğüt versen de, öğüt verenlerden olmasan da. Bu, geçmiştekilerin 'geleneksel tutumundan başkası değildir. Ve biz azap görecek de değiliz." Böylelikle onu yalanladılar, Biz de onları yıkıma uğrattık. Gerçekten, bunda bir ayet vardır, ama onların çoğu iman etmiş değildirler. (Şuara Suresi, 136-139) Bunun yanı sıra Rabbimiz Kuran'da, öğüt alabilecek insanların özelliklerini de bildirmiştir. Kuran ayetlerine göre, ancak Allah (cc)'tan korkan ve sakınan, Kuran’a uyan, kendisini müstağni görmeyen, aklını ve vicdanını kullanabilen kimseler öğüt alabilir. Öğüt ve hatırlatmanın yalnızca iman sahiplerine fayda sağlayabileceği ayetlerde şöyle bildirilmektedir: Sen öğüt verip hatırlat; çünkü gerçekten öğütle hatırlama, müminlere yarar sağlar. (Zariyat Suresi, 55) Şu halde, eğer 'öğüt ve hatırlatma' bir yarar sağlayacaksa, 'öğüt verip hatırlat.' Allah'tan 'içi titreyerek korkan' öğüt alır-düşünür. Mutsuz-bedbaht' olan ondan kaçınır. (A'la Suresi, 9-11) Kuran’da ancak Allah (cc)'tan içleri titreyerek korkan samimi müminlerin kendilerine verilen öğütten istifade edebilecekleri bildirilmiştir. Müminlerin bu kavrayışları, her kim vasıtasıyla olursa olsun, kendilerine ulaşan her türlü hatırlatmanın Rabbimiz'den geldiğini bilmelerinden kaynaklanmaktadır. Yeryüzünde var olan hiçbir olay Allah (cc)’tan bağımsız olarak gerçekleşmez. Her birini tüm detaylarıyla birlikte yaratan yalnızca Rabbimiz'dir. Bu gerçeğin şuurunda olan müminler için, kendilerine yapılan hatırlatmaların her biri son derece kıymetlidir. Çünkü bunların her biri, Allah (cc)’ın kullarına olan sevgisinin, rahmetinin, şevkat ve merhametinin birer teccellisidir. Kullarının Kendisi’ne yönelip hidayet bulmaları ve bunun sonucunda da ahirette sonsuz rahmet, nimet ve berekete kavuşmaları için yarattığı hikmetlerdir. Mümin, Rabbimiz'in rahmetinin bu tecellilerine en güzel karşılığı verip iyiliğe yönelmediği takdirde, dünyada ve ahirette Allah (cc)’ın azabıyla karşılaşabileceğini düşünerek Allah (cc)’tan gücü yettiğince korkup sakınır. Ve davranışlarını Allah (cc)’ın hoşnut kalacağı ve razı olacağı şekilde düzeltmek için elinden gelen tüm samimi çabayı gösterir. Her insanın bu gerçeklerin şuurunda olması ve karşısına çıkan her hatırlatmanın Allah'tan son bir uyarı, son bir fırsat olabileceğini bilerek hareket etmesi gerekir. Sonsuz hayatını tehlikeye atabilecek her türlü tavırdan şiddetle sakınıp, ahiretine fayda sağlayacak tüm öğüt ve hatırlatmalara da son derece açık olmalıdır. Unutulmamalıdır ki öğüt ve hatırlatma karşısında gurur yapmak ya da büyüklenmek, inkarcılara has bir tavırdır. İman sahibi bir kişi kendisine ulaşan her hatırlatmanın, kendisini ateşten koruyacak bir vesile olduğunu düşünerek, böyle bir çağrıya Kuran ahlakının gerektirdiği en güzel tavırla karşılık vermelidir.

İmam Rabbani'den Günümüze Hikmetli Mesajlar:Zamanı Boşa Harcamak Büyük
Kayıptır

“Hadîs-i şerifte, “Bir kimsenin iyi Müslüman olduğu, lüzûmlu şeylerle uğraşıp, fâidesiz şeylerden uzaklaşması ile belli olur” buyuruldu. Bunun için, zamânları kıymetlendirmek lâzımdır. Böylece, fâidesiz, boş yere vakit öldürmekten kurtulmuş olursunuz. Şiir, kasîde yanî mevlid-i nebî okumayı başkalarına bırakıp, sessizce, bâtındaki nisbeti muhâfaza etmeye çalışmalıdır. Arkadaşların toplanmaları, bâtının dağılmaması içindir. Öteden beriden konuşmak için değildir. Bunun için, bir köşeye çekilmeyip, birlikte bulunmayı beğenmişlerdir. Bâtının toparlanmasını, toplulukta aramışlardır. Gönül topluluğunu bozan toplantılardan kaçınmak lâzımdır. Bâtının topluluğunu bozmayan herşey mubârektir. Bozanlar ise, uğursuz ve bereketsizdirler. Öyle yaşamalıdır ki, yanında bulunanların bâtınları toparlansın. Onları gönül dağınıklığına düşürmemelidir. Kendini toparlamalı, konuşmamalıdır. Nutuk çekecek, dedikodu yapacak zamân değildir.” (Mektubat, 76. Mektup) Değerli İslam alimi İmam Rabbani, bu örnekleri ve açıklamalarıyla Müslümanlar için boş vakit geçirmenin ne denli büyük bir tehlike olduğu konusunda hatırlatmada bulunmuştur. Boş vakit geçirmeyi güzel görmek, şeytanın insanlara verdiği bir telkindir. Din ahlakının yaşanmadığı toplumlarda insanlar için boş vakit geçirmek, onların kullandığı ifadeyle "zaman öldürmek" çok yaygındır. Fakat mümin, Allah'ın ona lütfettiği vaktini, her anını Allah'a yakınlığını arttırarak, daha derin düşünerek, Müslümanlara, İslam'a hizmet ederek geçirmelidir. Allah'a samimi olarak inanan bir kişi, şeytanın dünya hayatında insanlara süslü gösterdiği boş uğraşlardan kendini tamamen uzak tutmalıdır. İnsan ancak bu şekilde berrak bir zihinle gereği gibi derin düşünebilir. Kuran'da müminlerin boş işlerden yüz çevirdikleri şöyle bildirilmiştir: "Onlar, 'tümüyle boş' şeylerden yüz çevirenlerdir." (Müminun Suresi, 3) Dünyadaki vakit insanlar için çok değerlidir. İnsan yaşadığı her an, Allah'ın rızasının en çoğunu aramalıdır. Vaktini boşa geçiren bir insan gereği gibi ölümü, cenneti, cehennemi derin düşünemez. Halbuki mümin, herkes gibi kendisinin de süratle ölüme doğru gittiğini, dünyadaki her şeyin imtihanın bir gereği olarak yaratıldığını kesinlikle aklından çıkarmaz. Allah'ın gün içinde kendisine gösterdiği sayısız aczini düşünüp kendisini Allah'a yaklaştıracak konulara yönelir. Boş düşünce ve davranışlardan yüz çevirmek, Allah'ın izniyle çok kolaydır. Şeytan bunu zor ve çok uzun zaman alacak bir süreç gibi göstermeye çalışabilir. Ancak bu üstün ahlak özelliği, samimi bir dua ve kararla, Allah'ın dilemesiyle, hemen kavuşulabilecek bir mümin vasfıdır. Yapılması gereken tek şey, “Şayet sana şeytandan bir kışkırtma gelecek olursa, hemen Allah'a sığın…” (Fussilet Suresi, 36) ayetinde bildirildiği üzere, şeytanın telkinlerinden Allah'a sığınmak ve her anı O'nun hoşnutluğunu kazanacağı umulan şekilde geçirmektir.

Gelecek Korkusu

Din ahlakı samimi olarak yaşandığında insanların üzerinde pek çok dert ve tasa doğal olarak kalkar, herkes huzurlu ve rahat bir yaşam sürer.
Müminler dışında hemen hemen bütün insanlar, hayatlarının ileriki dönemlerinde kendilerini nelerin beklediğini merak eder, pek çok olumsuz ihtimali de düşünüp, kaygılanırlar. Bu onları ciddi şekilde tasalandırır ve huzursuz eder. Bunun dışında insanların çoğunluğunun yaşadığı günlük endişeler de vardır ki bunları da gelecek korkusuna dahil etmek mümkündür. Küçük yaşlarda bu durum okul ödevlerinden, arkadaşlık ilişkilerinden, sözlüye kalkmak gibi basit sorunlardan ibarettir. Ancak yaşın ilerlemesiyle insanların sorun haline getirip, korkusunu duydukları konular da artar. (Harun Yahya, Adamlık Dini)
Lise çağlarında kişinin giyeceği kıyafet, yiyeceği yemek, arkadaşlarıyla yaşadığı sorunlar, grup içindeki itibarı, okuldaki başarısı ve aile ilişkileri onun için adeta dünyanın en büyük ve en önemli sorunlarıdır. Bu konulardaki herhangi bir olumsuzluk ruhunda derin etkiler yapar, hatta strese ve bunalıma girmesine sebep olur. Bu sorunlar, kazanılması mutlaka gerekli olan üniversite sınavıyla doruk noktasına ulaşır. Çünkü bu sınav kazanılmadığı takdirde aileye nasıl hesap verileceği, bu durumun akrabalara ve çevreye nasıl açıklanacağı gibi kaygılar, genç bir insanın manevi olarak oldukça yıpranmasına sebep olur. Bu tür durumlara günümüzde o kadar çok rastlanır ki, üniversite veya kolej sınavlarının sonuçlarının açıklanmasının ardından gazetelerde çıkan intihar haberlerine adeta alışılmıştır.
Ancak unutmamak gerekir ki, bunlar son derece yersiz endişelerdir. İnsan elbette bir sınavda başarı elde etmek, iyi bir eğitim görmek isteyebilir. Ancak elinden geleni yaptığı halde bir başarı kazanamıyorsa bu durumda Allah'a tevekkül edip, Rabbimizin kendisine daha güzel bir sonuç vermesi için dua etmesi gerekir. Sonuç olarak burada elde ettiği veya edemediği her türlü başarı, kısa bir yaşamın ardından ölümle birlikte anlamını yitirecektir. Geriye kalan ise kişinin Allah'a olan güveni, tevekkülü ve imanı olacaktır. Ancak bu önemli gerçeklerin farkında olmayan, dinden uzak kişiler için yaşın ilerlemesiyle doğru orantılı olarak geleceğe ilişkin korku ve endişeler de artmaktadır. Bu insanlar geleceğe dair planların dışında, gün içinde yapacakları pek çok detayı da düşünüp, kaygılanır ve hatta strese girerler. İşyerindeki konumları, tatile gidip-gidemeyecekleri, gideceklerse nereye gidecekleri, çocuklarını yurtdışına gönderip gönderemeyecekleri, daha iyi bir eve taşınıp taşınamayacakları, toplantıya zamanında yetişip yetişemeyecekleri gibi sayısız endişeleri vardır.
Para konuları da dini yaşamayan insanların akıllarını en çok meşgul eden, onları en çok kaygılandıran konuların başında gelir. Paralarının yetip yetmeyeceği endişesi hem günlük yaşamlarında hem de ileriye dönük planlarında büyük yer tutar. Çünkü hem dünyaya yönelik büyük hırslar içindedirler hem de imkanları kısıtlıdır. Bu da geleceğe yönelik korkulara kapılmalarına neden olur. Bundan dolayı imkanları olsa dahi paralarını hayra harcamaktan kaçınırlar, insanlara yardım etmezler. Maddi durumu iyi olan da kötü olan da aynı endişeyi duyar ve cimrilik eder. Oysa insanlara rızkı verip, onları besleyen Allah'tır. Allah'a tam anlamıyla güvenmiş olsalar zaten hiçbir sıkıntı çekmezler. Fakat bu güveni yaşamadıkları için böyle bir kolaylıktan da mahrum kalırlar. Allah insanlara verdiği mallarla onları dener ve bu malları Kendi rızası doğrultusunda kullanmalarını ister. Ama geleceğe yönelik bu cahilce korkuları yüzünden çoğu insan bencil bir tutum sergiler. Allah ayette onların bu durumuna şöyle dikkat çekmiştir: "Şeytan, sizi fakirlikle korkutuyor ve size çirkin-hayasızlığı emrediyor. Allah ise, size kendisinden bağışlama ve bol ihsan (fazl) vadediyor. Allah (rahmetiyle) geniş olandır, bilendir." (Bakara Suresi, 268)
Bundan başka insanları saran ileriye dönük korkulardan biri de yaşlanmadır. Alınan her türlü tedbire rağmen bedende önüne geçilemez yaşlılık alametlerinin, kırışıklıkların, sarkmaların oluşması, saçın dökülmesi, beyazlaması, görme, duyma kusurları gibi yeni yeni hastalıkların ortaya çıkması kaçınılmazdır. Bu ihtimallerin her biri dinden uzak yaşayan bu insanlarda ciddi endişelere sebep olur. Bundan başka herhangi ciddi bir hastalık durumunda çocuklarının kendilerine bakıp bakmayacağının kaygısını duyarlar. Ne şekilde ve nerede öleceklerini düşünüp korkarlar. Yaşlılarda en çok görülen korkulardan biri de eşlerden birinin ölmesi durumunda diğer tarafın tek kalma korkusudur. İki taraf da içten içe, "ya o ölürse ben nasıl tek başıma yaşarım" diye bir endişe içindedir.
Burada sayılanların her biri dini yaşamayan insanların geleceğe yönelik ciddi kaygı ve korkularındandır. Din yaşanmadığı takdirde bu gibi endişelerin duyulması kaçınılmazdır. Müminler içinse durum daha farklıdır, onlar bu tür korkuların hiçbirini yaşamazlar. Herşeyin Allah'ın kontrolünde olduğunu bilir, başlarına gelen herşeye hayır gözüyle bakar, Allah'ı dost edindikleri için yardımı da yalnızca Allah'tan beklerler. Ayrıca dünyada korkulacak hiçbir konu olmadığını da bilirler. Geleceklerine yönelik konularda Allah'ın en hoşnut olacağı tercihleri yapıp, ellerinden gelen çabayı gösterip, Allah'ın çizdiği kadere teslim olurlar. Ayette onların bu bakış açısı şöyle tarif edilir: De ki: "Allah'ın bizim için yazdıkları dışında, bize kesinlikle hiçbir şey isabet etmez. O bizim mevlamızdır. Ve mü'minler yalnızca Allah'a tevekkül etmelidirler." (Tevbe Suresi, 51)